MANŞET

İsmail TOPAL

Utanarak atılan bir manşet

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde partilerin aritmetiklerinin yakın olduğu zamanlar, en azından benim yaşımda olanlar için, uzak bir zaman dilimi değil.

O zamanları hatırlayanlar, bazı yasa tasarılarının gece yarılarında görüşülmesinden ve rakiplerin uykuda oldukları zamanlarda yasalaşmasından şikâyetçi olan siyasîleri de hatırlayacaklardır.

Aradan yıllar geçti tabii. Siyaset alanında da gelişmeler ve demokratikleşmeler oldu. Gençlerin böyle şeylere şahit oldukları vaki değil şimdilerde.

Daha doğrusu öyle zannediyorduk.

Akçaabat Belediyesi Meclisi’nin Temmuz ayı oturumu bu zannımızda yanıldığımızı ortaya koydu.

Malumunuz Belediye Başkanı Anavatan Partisi’nden, Meclis’in çoğunluğu ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nden. Belediye başkanlığının ilk iki dönemini kendi partisinden üyelerin çoğunlukta olduğu bir Meclis ile geçiren Başkan Türkmen, son döneminde muhalefet ağırlıklı bir Meclis ile çalışıyor.

Kolay da olmuyor.

Kimi zaman Meclis toplantılarındaki atışmaları gazetemizin sütunlardan da sizlere aktardık.

Son oturuma kadar her iki taraf da birbirine açıktı. Hizmet ağırlıklı bir tartışma ortamına rağmen siyasî etiğin göz ardı edildiği bir oturum olmamıştı.

Son oturumda Başkan Türkmen ilk kez Meclis’te çoğunluk sağladı.

Sağladı da ne oldu demeyin.

İlk işi Mayıs ayında görüşmeye açtığı ve Meclis’e kabul ettiremeyip bir sonraki Meclis toplantısına bıraktırdığı, Haziran ayında ise hiç gündeme aldırmadığı Pulathane İş Merkezi’nin ikinci katı ve otoparkını satma işini gündeme ilave ettirdi, oylattı ve bir AK Partili’nin de iştirak ettiği Anavatan Partililer’in oylarıyla Meclis’ten geçirdi.

Yakışmadı Sayın Türkmen.

Bazılarına belki yakışırdı ama sana hiç yakışmadı. Kendine bu davranışı nasıl reva gördün anlayamadım.

Doğrusu ben de 18 yıldır ilk kez bir gazete manşetini utanarak attım.

Ama benim gerekçem vardı.

Senin gerekçeni merak ediyorum.

 

Mütevazı olmayın; gerçek sanırlar

Akçaabat Belediyesi, ilçemizin tanıtımı için mükemmel bir eser hazırladı. “Fotoğraflarla Akçaabat” isimli 72 sayfadan oluşan eserde Akçaabat’ın dört bir tarafından görüntülerin yer aldığı 181 adet fotoğraf var.

Tamamı renkli fotoğraflardan oluşan eserde, aynı zamanda dizaynını da yapan a grafik’in sahibi Atilla Alp Bölükbaşı’nın yanı sıra Köksal Ustaoğlu’nun ve Şener Bayraktar’ın havadan çekilmiş enfes fotoğrafları yer alıyor.

Emeği geçenleri kutlamak lâzım.

Emeği geçenler lafı biraz muğlâk kalıyor tabiî. Aslında bu lafın arkasında Belediye Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Turhan Bektaşoğlu’nun başını çektiği güçlü bir ekip var.

Ama Bektaşoğlu’nun mütevazılığı onun bilinmesine de engel oluyor. Tabii ekibinin de.

Bu nedenle böylesine mükemmel bir eserde Turhan Bektaşoğlu’nun ismini görmek mümkün olmadığı gibi, örneğin Çağlar Hacısalihoğlu’nun ismine de rastlamak mümkün değil.

Kuru kuru bir “Belediye Kültür Arşivi” Çağlar’ın yerini tutmuş. Turhan ise “müdürlük” tabelasıyla geçiştirmiş kendini.

Bu yazıyı biraz da tarihe not düşmesi açısından yazdım.

Bir de Turhan arkadaşıma tavsiyede bulunmak için.

Tavsiyeyi de ben yapmayacağım.

Atalarımız yapacak.

“Her zaman mütevazı olmayın. Çünkü gerçek zannederler.”

 

Vah Trabzonspor vah

Sadri Şener’in Başkan seçilmesiyle birlikte heyecanlanan ve yeniden “şampiyonluk” söyleminin dillendirilmeye başlandığı Trabzonspor’da milyon dolarlar harcanarak birbiri ardına yapılan transferler bu ümidi daha da artırdı.

Para sorunu olmadığını dile getiren ve bunun göstergesi olabilecek şekilde transfere para harcayan yöneticilere doğrusu biz de gıptayla baktık.

Ama kazın ayağı öyle değilmiş.

Geçtiğimiz hafta Trabzonspor’un kombine biletleri satılmak amacıyla Akçaabat’a gönderildi. Ama öyle kelli felli adamlara değil, okullara gönderildi. Kim gönderdi bilemem ama okul müdürlerinin bunu bir tavassut olarak algıladıkları kesin.

Doğrusu ben buna bir anlam veremedim.

Elbette Trabzonspor bizim takımımız. Ama bizim Akçaabat Sebatsporumuz da var.

Mutlaka tavassutta bulunulacaksa Sebatımız bize daha yakın gelir...

 

Nereye kadar ayrıcalıklıyız?

Hava sıcaklığı çok arttı.

Klimasız bir ortamda çalışmak neredeyse mümkün değil.

Yüksek nem oranı bu işi daha da zor bir hale getiriyor.

Hale belirli bir stresi zorunlu olarak kabullendiren bir meslek sahibiyseniz zorluğunuz kat kat daha artıyor.

Gazetecilik bunlardan biri.

Ama biz bunu bir şekilde dengeleyebiliyoruz. Zaman zaman kaçamak yapmaya müsait bir mesleğimiz var.

Ama örneğin askerlik, polislik ya da zabıtalık öyle değil.

Hem gün boyu dışarıda olacaksın, hem onlarca kişiyle muhatabiyet kuracaksın, hem de belirli bir mesuliyetin olacak.

Zor, hem de çok zor.

Ama bu zorluklar bile insanın belirli bir sınırı aşmasını haklı kılmıyor.

Hele aşılan bir sınır başka bir insanın dokunulmaması gereken kişisel alanını oluşturuyorsa.

Son birkaç hafta içerisinde bazı kolluk kuvveti mensuplarının, girişte de belirttiğim sıcak havanın da etkisi olabilir, bu sınırları zorladığına dair duyumlar ulaştı haber merkezimize.

Hatta birinde Savcılık soruşturması da başlatılacak aşamaya da gelinmiş.

Bunlar arzulanan şeyler değil.

Kolluk kuvvetlerimiz tabii ki gözbebeğimiz. Ayrı bir yerleri var.

Ama bu görevleriyle ilgili bir durum. Yoksa ayrıcalıkları ya da gözbebeğimiz olma durumları 24 saatlik yaşantılarının tüm bölümünü kapsamıyor.

Örneğin yolun ortasına arabasını çeken bir İsmail Topal’la ya da sırf işini yapabilmesi için gerekli uyarılarda bulunan birine küfreden ve tartaklayan biriyle aynı şeyleri yapan bir kolluk kuvvetinin ne farkı olabilir ki?

O konum ona böylesine konularda herhangi bir ayrıcalık tanımıyor ki.

Bize gazetemizi bir “silah” gibi kullanmamız nasıl yakışmıyorsa, bir kolluk kuvvetine de “atıp tutması”, “sıkması” yakışmaz.

Evet, hava sıcaklığı arttı.

Sinir ve stresimiz de öyle.

Ama biz çölde deve de gütmüyoruz.

Zaten öyle yapmış olsaydık ya o deveyi güdecektik ya da o diyardan gidecektik.

Bilmem anlatabildim mi?..