Siyaset çevre kirletiyor!

Berkant PARLAK

Bir seçim maratonunda daha son dönemece gelindi…

Adaylar, partiler ve onların kadroları bir süreden beri başlattıkları ve adına ‘demokrasi’ dedikleri –vatandaş eli sıkma- yarışmasının sonuna doğru geliyorlar.

Demokrasiye, büyük filozof Friedrich Nietzsche’nin gözüyle baksam da Türkiye’de en azından bu demokrasinin tavan yaptığı (!) dönemlerdeki bâzı davranış ve uygulamaların gelecekte son bulacağını ümit ediyorum.

Demokrasinin büyük insanlara ve elit bir topluma ‘inançsızlığı’ temsîl ettiğini söyleyen Nietzsche, demokrasi hakkındaki düşüncelerini Güç İstenci adlı eserinde şöyle dile getirmişti: “'Herkes herkese eşittir', 'Temelde hepimiz biriz ve hepimiz kendini arayan sığırlar ve âvâm takımıyız.' Sürü heyecanlarının efendi olmasını sağlayan araçlar olduğu için parlamenter hükûmete karşıyım.”

30 Mart tarihinde bir parlamento seçimi olmasa da, yerel meclisleri ve belediye başkanlarını seçmemiz hasebiyle sözün geçerli olacağını düşünüyorum.

Türkiye’yi çok büyük olmasa da, belli ölçülerde huzûra kavuşturacak ve gelişmiş bir ülke anlayışına sokacak uygulamaların başında seçim dönemlerindeki gereksiz propaganda, çevre ve gürültü kirliliklerinin ortadan kaldırılmasıdır.

Türlü yayın ve reklâm organlarının kalite açısından geliştiği bir dönemde hâlen daha duvarlara afiş yapıştırmak, hangi zihniyetin ürünü? Üstgeçidim, mahalle aram, sokak ve caddelerim hangi hakla kirletilir anlam veremiyorum.

Hele ki, tüm kaynakları elinde bulunduran ve maddî açıdan hiçbir kaygısı olmayan iktidar partisinin, Akçaabat ve Büyükşehir adaylarıyla birlikte meclis üyelerinin yer aldığı afişler neden kamunun ortak malı olan trafolara yapıştırılarak kirletilir, çok anlamsız geliyor bana…

Evet, bu bir kirlilik… Maddî anlamda güçlük çeken bir vakıf, dernek veyâ oluşumdan bahsetsek hadi neyse. Böylesi bir oluşum, imkânsızlık nedeniyle afiş yolunu deneyebilir. Elinde imkânları yok deriz, afiş yapıştırır. Ama Türkiye’de iktidarda bulunan bir partinin, ilçemizdeki siyâsî organının böyle bir yola gitmiş olması gerçekten abesle iştigâl.

Gazete ilanları, Pazar sabahının 9.30’unda -üstelik müziği bile çalıntı bir seçim müziğiyle- bangır bangır bağıran seçim arabaları yetmiyor mu? Ortalık bayrak rezâleti olmuş. Bunu ise tüm partiler aynı oranda yapıyor. Çevremizi kirletiyor. Böylesi aklın ortaya koyulduğu bir ülkede yaşamak beni oldukça geriyor.

Yine Nietzsche’nin ortaya çıkardığı bir terimle, biz ne zaman ‘Üstinsan’ olacağız?

Türkiye genelinde tüm partilerin, seçim araçlarını kaldırdığını ve parti bayrakları gibi fuzûlî ürünlere daha az para harcadığını düşünelim. Araçların bir günde yaktığı sınırı belli olmayan mazot tüketiminin, tüketilmeyerek ülke ekonomisine olan artısını hayâl edelim. Seçim yardımı nedeniyle partilere yapılan ödeneklerle birlikte vatandaşın cebinden çıkan ve tamamen israfa yol açan bu uygulamanın olmadığı bir gelecek düşünelim.

Ya da düşünmeyelim… Makarna yiyelim, kapımıza bırakılan bir kömür torbasına karşı irâdemizi kelepçeletelim. Veyâ bir partiye damga vurulmuş, oy pusulasını alıp; seçimden sonra boş pusulayı getirdiğimizde bize para vereceğini vaat eden kimselere kapı açalım. Bunlar da mı olmadı? O zaman dün kapımıza gelip falanca partiye oy vermemiz konusunda telkinde bulundukları hâlde, bugün o partiye oy vermemiz için kapı kapı dolaşan –ablalara- hak verelim.

Neyse…

Ne diyordu Üstad Nietzsche: “Orada duruyorlar ve gülüyorlar; beni anlamıyorlar, ben bu kulaklara uyan ağız değilim.”

Saygılarımla…