HİCRET

Aydın ABANOZ

KORKMA ALLAH BİZİMLEDİR(HİCRET)

“Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndür­mek isterler. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61/8)

 “Biz senden önce hangi peygamberi gönderdiysek, ona ‘Benden başka tanrı yoktur, sadece Bana kulluk edin.’ diye vahyetmişizdir.” (Enbiya, 21/ 25)

Hicret, bir yerden bir yere göç etme anlamına gelir. İslâmî bir kavram olarak hicret ise hicri takvimin başlangıcı kabul edilen Mekke Müslümanlarının 622 tarihinde peygamberimizin öncülüğünde Mekke’den Medine’ye göç etme hadisesidir.

Mekke’de 610 yılında şirke karşı başlayan tevhit mücadelesine karşı müşriklerin şiddetli mukabele de bulunmuşlardır. Öyle ki baskı zulüm, hakaret dayanılmaz boyuta ulaşmıştır.

Bu zulmün sonunda Peygamberimiz ve ona inanan müslümanlar (ashap), doğup büyüdükleri, mallarının ve mülklerinin olduğu yerleri, sahip olduklarını ve sevdiklerini bırakarak göç etmek zorunda kalır. Hicret öncesi duygularını Peygamberimiz şu şekilde ifade eder: “Vallahi, sen Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevimli olanısın. Bana, senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur. Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt, yuva tutmazdım.” (İnsanü'l-Uyun, 2/176)

İnsanlar iş, eğitim veya daha iyi imkânlara ulaşmak için gurbete çıkarlar, göç ederler. Bunları gerçekleştirinceye kadar memleket hasretiyle yanıp tutuşurlar.

Hâlbuki Peygamber ve ashabı bu maksatla göç etmiyordu. Mekkeliler’e göre onlar suçluydular. Suçları ise kelime-i şahadetti. Gidecekleri yerde ne malları, ne arsaları, ne apartmanları, ne de sevdikleri vardı.  Onlar tokluktan açlığa, bolluktan darlığa gidiyorlardı.

Peki, niçin bu zorluğa, bu fedakârlıklara katlanıyorlardı? Onlara bunu yaptıran Allah’a olan inançları, peygambere olan bağlılıkları ve İslam’ı yaşama arzularıdır. Çünkü bu dava hak davadır. Bu dava İslâm davasıdır. Sonucunda izzet vardır, cennet vardır.

Mekke müşrikleri onları memleketlerinden çıkarıyordu. Allah dedikleri için, kelime-i şahadet getirdikleri için çıkarıyorlardı üstelik. O kelime-i şahadet ki, lafızda kalmamıştı; kalsaydı müşrikler rahatsız olmazdı. Çünkü o lafız, onları ‘cahiliye’den uzaklaştırmış, onların inanç, ibadet ve ahlâk (davranış) anlayışını değiştirmiştir.

Mekke’den Medine’ye göç eden Mekkeli Müslümanlara “Muhacir”, Medine’de muhacirleri misafir eden, onlara bütün imkânları ile yardımcı olan Medineli Müslümanlara da “Ensar” denilmiştir.

Muhacir ve Ensar, Kur’ân-ı Kerim’de birçok vesileyle övülmüştür: “İman edip de Allah yolunda hicret ve cihat edenler ile muhacirleri barın­dıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek mü’minler onlardır; onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” (Enfal, 8/74)

Değerli Müslümanlar

Hicret’in arifesinde Mekke müşrikleri Peygamberimiz’i öldürmek için karar almışlardı. Bunu haber alan Peygamberimiz yatağına Hz. Ali’yi yatırarak kendisini öldürmeye gelen ve evini saran müşriklerin arasından çıkarak Sevr Dağı’nda bir mağaraya sığınır. Yanında Hz. Ebu Bekir de vardır. O’nu öldürmek için peşine düşenler mağaraya geldiklerinde Hz. Ebu Bekir, “Bizi buldular ve öldürecekler ey Allah’ın Resulü.” der. Peygamberimiz ise “Lâ tahzen, innallâhe maanâ / Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”  buyurur.

 Bu durum, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle zikredilir:

“O’na sizin yardım etmeniz dışında (etmediğinizde) o zaman Allah, O’na yardım etmişti. Kâfir olanlar, O’nu (Mekke’den) çıkardığı (çıkmaya mecbur ettikleri) zaman iki (kişi)nin ikincisi idi. İkisi mağarada iken arkadaşına şöyle demişti: “Mahzun olma! Muhakkak ki; Allah, bizimle beraber.” O zaman Allah, O'nun üzerine sekinetini indirdi. Ve O’nu göremediğiniz bir ordu ile destekledi. Kâfirlerin sözünü sufli kıldı. Ve Allah’ın sözü; O, çok yücedir. Ve Allah; Aziz’dir (üstündür), Hâkim’dir (hüküm sahibi ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/ 40)

 Peygamberimizi öldürecek olanlar mağaranın önüne gelince mağaranın girişini örten örümcek ağını ve buradaki güvercin yuvasına görünce mağaranın ıssız olduğuna karar vererek geri döndüler. Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir mağarada 3 gün kaldı. Bu zaman zarfında Ebu Bekir’in oğlu Abdullah, geceleri mağaraya geliyor ve Mekke’deki durumu da bildirip geri dönüyordu. Hz. Ebu Bekir’in kölesi Âmr b. Füheyre de koyunlarını otlatırken akşamları Sevr dağına götürüp onlara süt veriyor, iz sürülmesin diye sürüsü ile Abdullah’ın ayak izlerini siliyordu.

Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir dördüncü gün Medine’ye doğru yola çıkar. Bu yolculuktaki kılavuzları Abdullah b. Uraykıt’tır.

Takibi bırakmayan Mekkeli müşriklerden Süreka, Medine yolunda amacına ulaşır ve o kutlu heyete yetişir. Peygamberimizi öldürmek ve ödül almak için yaklaşan Sürâka’nın bindiği atın ayakları tam onları yakalayacakken kuma batar. Sürâka, korkar ve Peygamberimizden af diler: “Ya Muhammed benim için dua et de kurtulayım. Sana hiç dokunmayacağım. Seni takip edecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim.” (Buharî, 2/332-333)

Peygamberimizin ettiği duayı kabul eden Cenab-ı Hak, Süreka’yı o müşkil durumdan kurtarır. Süreka da sözünü tutar ve arkadan gelen Kureyşli takipçileri, “Ben buraları arayıp taradım. Kimseyi bulamadım. Başka tarafa bakalım.” diyerek geri çevirir. Ne güzel bir takdirdir ki Peygamberimizi öldürmek için atına atlayıp takibe çıkan Süreka, günün sonunda O’nun muhafızı oluyor ve onu düşman takipçilerinden koruyor.

Peygamberimiz, 8 günlük yolculuğun ardından 12 Rebiulevvel/23 Eylül 622 Pazartesi günü Kuba’ya ulaşır. Peygamberimiz ve O’nu karşılayanlar burada İslam’ın ilk mescidini inşa ederler. Bu arada Peygamberimizin yatağına yatan ve bıraktığı emanetleri sahiplerine teslim eden Hz Ali de Kuba’ya gelmiştir.

Kuba’da 4 gün kaldıktan sonra Medine’ye hareket eden Peygamberimiz,  devesi Kasva’nın çoktüğü yerde durur. Burada Mescid-i Nebevi’nin inşasına başlanır. Mescidin inşası için geçen 7 aylık süre içerisinde de Zeyd oğlu Halid’in (Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensâri) evinde misafir kalır. (Ülkemizde “Eyüp Sultan” olarak bilinen bu zat, bilindiği üzere Müslüman Araplar tarafından yapılan ilk İstanbul kuşatmasına katılmış ve şehit düşerek burada defnedilmiştir. Bu zatın kabri Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında bulunmuş ve kabrinin bulunduğu alana bir türbe ve cami inşa edilmiştir. Bu semte de O’nun adı verilmiştir.)

Değerli okuyucular!..

 Hicret yalnız baskı, işkence zorluklardan kurtulmak değildir: Bir strateji, tebliğde bir dönüm noktası, bir manevra ve bir var olma mücadelesidir. İslâm’ı kurtarma, yeni kitlelere ulaşma stratejidir.

Peygamberimiz Efendimiz hicretin sadece Mekke’den Medine’ye göç eden mü’minlere münhasır bir fazilet olarak kalmaması, gelecekte de Müslümanların bundan hisse alması için “hicret”i bir mefhum olarak değerlendirmiştir. Hicret, İslâmî yaşamak için beden ve kalple Allah’a kulluk için gerekeni yapmaktır. Nitekim peygamberimiz bu konuda şöyle buyuruyor: “Hakikî muhacir, Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçan, onları terk eden kimsedir.” (Buhârî, Rikak, 26)

Hicret, Müslümanları müşriklerin zulüm ve baskılarından kurtarmış, İslâm’a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlangıcı olmuştur. Bu itibarla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in hilâfeti esnasında Hz. Ali’nin (ra) teklifi ile Peygamberimizin hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi, Hicrî-Kamerî Takvim için “takvim başı” olarak kabûl edilmiştir.

O günden bu güne 1429 yıl geçti. Dalâletten hidayete, zulmetten nura, şirkten tevhide, günahtan sevaba dönenler hicret ecrine ulaşır.

Bu vesile ile 10 Ocak Perşembe günü başlayacak olan Hicri 1429 yılının İslam âlemi ve tüm insanlık için hayırlı olmasını diliyor; günahlarla ve isyanlarla kirlenen gönül dünyamızın, kulluğa, itaate, ibadete yönelmesini niyaz ediyorum

“Mekke fethinden sonra hicret yok, ancak (aynı derecede sevap olan) cihat ve iyi niyet var. Cihada çağrıldığınız zaman (severek) koşun.” (Müslim, İmaret; 85)