ŞEHR-İ AKÇAABAT!

Ali MARKAL

 

ŞEHR-İ AKÇAABAT!

 

Akçaabat, mazide hoşluklar yaşatan şehir…

 

Acaba hala kalandaris için kapılar çalınıp, evlere torbalar atılıyor mu?

 

Cadı kızı evdeki kap kaçağı çizmesin diye kapılara cadı dikeni takılıyor mu?..

 

Pagan kültüründen kalma adetler, geçmişte birlikte yaşamış nice insanların bıraktıkları gelenek ve görenekler, kültür zenginliği, hoş görü abideleri bunlar…

 

Unutuldu mu acaba?...

 

Strateji, dayanışma, güç ve taktik oyunu kalak alma, kuluk, firar, pokuç, çelik çomak… Şimdiki çocukların bilmediği oyunlar.

 

Hoş oynamaya boş arazileri, müsait alanları da yok ya…

 

Her şey değişiyor zamanla…

 

İnsan gibi dünya da tabi.

 

Dünyanın gidişatına göre insanlığı bekleyen en büyük sorun açlık ve susuzluk..

 

Bunun için su kaynaklarınızı koruyacak ve ideal kullanacaksınız, bir de verimli topraklarınıza sahip çıkacaksınız.

 

Çarpık kentleşme bu noktada devreye giriyor işte…

 

Verimli ve bereketli topraklarda mahsul yerine apartmanlar boy veriyorsa, su kaynakları çar çur ediliyorsa, o tehlike kaçınılmaz!

 

Eleştirmiyorum ama soruyorum; bu veriler ışığında Akçaabat’ı bir düşünün!..

 

Öncesini bir hayal edin, şimdi  pazarda bir dolaşın, köylerden gelen ürünlerin çeşitliliğini tespit edin ve kendi yetiştirdiğimiz ürünün ihtiyaçlarımızı karşılama oranına bir bakın!..

 

Hale giren kamyon sayısını göz önüne alın, başka şehirlerden gelen ürün çeşitliliği ve miktarını da bir yana koyun!..

 

Sonra kaldırın kafanızı ve Akçaabat’a bir bakın! Ahanda’dan Yaylacığa kadar kafanızı şöyle bir çevirin!..

 

Dereler, bahçeler ne alemde?..

 

Fazla söze gerek var mı?...

 

Hep maziyi anlatıyorsun diyeceksiniz, haklısınız!

 

Ama ben dejenere olan, yitirilen güzelliklere yanıyorum…

 

Zaman zaman kendimizi şehrin gürültüsünden kaçırmak, kuş sesleri dinlemek, ruhumuzu arındırmak için yaylalara kaçmıyor muyuz?..

 

Hoş oraları da betondan nasiplendi ya!..

 

Şırıl şırıl akan bir dere sesini özlemiyor muyuz?..

 

Serin serin esen deniz rüzgarına karşı, Ağustos Böceklerinin, kurbağaların serenadını özlemediniz mi siz?..

 

Ben Akçaabat’ın merkezinde de bunları yaşadım, yaşamak istiyorum…

 

Modern Akçaabat’ı istiyorum elbette ama eldeki değerleri kaybetmeden, üstüne koyarak istiyorum!..

 

Turizm atağına kalktık, dağ evleri yapıyoruz.

 

Yani güzel manzara, göze hoş gelecek yerler yaratmaya çalışıyoruz.

 

Şehre güzellik katmak için uğraşılıyor elbette ama ne kadar başarabiliriz ki şu haliyle?..

 

Dönüşüm projesi geliştirilmiş, ne güzel!

 

Gazetemizde resimlerini gördüm, çok hoş!

 

İnşallah olur diyorum!

 

Yeşiller içinde dizayn edilmiş bir Akçaabat, ne güzel!

 

İşte modern, cazibe merkezi, yaşanılası Akçaabat!

 

Bizim bu şehir ve biz bu hale getirdik yine!..

 

İnsan kalabalıkları içinde şehir de bunalıyor değil mi?...

 

Hepimiz köylerimizi artık dinlenme, huzur bulma mahallerine döndürdük.

 

Akçaabat’ı iş gördüğümüz, mecburi ikamet alanı yaptık.

 

Ne kadar sahip çıktık, ne kadar sahip çıkıyoruz?

 

Şeyh Sadi’nin dediği gibi; “Denize düşenin yağmurdan haberi olmaz.”

 

Öyle kanıksamışız, öyle alışmışız ki..

 

Sadece birilerinin çabası yeterli mi?..

 

Ağaçta donup kalmış her kar tanesi, salıverilmeyi bekleyen bir su damlasıdır.

 

Akçaabat’ta salıverilmeyi bekliyor işte!..